Atilla GÖSTERİŞLİ
Sizin çocuğunuz olarak doğmak elimde değildi ama,
12 Aralık 2019 Perşembe 23:54:52

1998 yılı eğitim sezonu… Gazetecilik yapıyorum ama, içimde hep öğretmenlik tutkusu hakim. Hayatımın bir bölümünde mutlaka ‘öğretmenliğe’ yer açmalıydım. İşte, 1998’in Eylül ayı yeni eğitim sezonunda bu fırsatı yakalamıştım. Düzce lisesinde ‘sözleşmeli’ öğretmenlik olarak göreve başladım. 1999 depremini yaşadık. Okul bahçesine kurulan çadırlarda inadına inadına eğitimi sürdürdük. İmam Hatip Lisesi binasına geçtik, az hasarlıydı, olsundu. Mergiç’e geçtik. Orada da konteynerlerde eğitim yaptık. Çok yer değiştirdik, ama hiç yılmadık. Her yere sıraları elimizde taşıdık. O günler, kat be kat giyinerek, sobaları sıcak tutarak okuyan o öğrencilerim bugün kendileri ‘öğretmen’ oldular. Bir gün Gençlik Merkezi’ndeki bir törende Onlardan biri beni yanına çağırdı. ‘ Hocam, öğrencilerimle bir fotoğraf çektirebilir miyiz?’ dedi… Üç kuşak ‘eğitimciler’ yan yana geldik. Sonrasında bir şey diyecekti, ben yanlarından uzaklaştım, gözümden akan yaşları görmemeleri gerekiyordu. Öğretmenlik hayatım 4 sezon sürdü. Biz hiç, okul salonunda kurulan ‘atış poligonunda’ elimize silah alıp, hedefi 12’den vurmadık. Sadece ‘hayatı ıskalamamaya’ çalıştık. Bunun yolunun eğitimden, bilimden geçtiğine inanarak.

Dolayısıyla bugün ‘öğretmenler günü’nde birkaç söz söylemeye hakkım olduğunu düşünüyorum. Yazacağım yazı, Atalay Yörükoğlu’nun o meşhur, bir çocuğun anne babasına yazdığı mektubun benim yorumumla günümüze uyarlaması olacak.

Sevgili anne, babam; öğrenmeye en yakın olduğum anlar, soru sorduğum anlardır. Beni anlamaya çalışın. Bana sevgiyle yaklaşın. Şerefsiz, ulan, soysuz gibi sözler beni incitir. Size karşı inancım zayıflar.

Öğütlerinizden çok davranışlarınızdan etkilendiğimi unutmayın. Beni eğitirken ara sıra yanlışlar yapabilirsiniz. Bunları çabuk unuturum. Ancak birbirinize saygı ve sevginizin azaldığını görmek beni yaralar ve sürekli tedirgin eder.

Çok konuşup çok bağırmayın. Yüksek sesle söylenenleri pek duymam. Yumuşak ve kesin sözler bende daha iyi izler bırakır. Beni, korkutup sinirlendirerek, suçluluk duygusu aşılayarak usandırmaya çalışmayın. Bana güvendiğinizi belli edin. Beni başkalarıyla karşılaştırmayın; umutsuzluğa kapılırım.

Farklı yaşam tarzlarımız, farklı inançlarımız, farklı anlayışlarımız, mezheplerimiz olsa da kader ortağı insanlarız. Farklılıkları görmezden gelmek, insanların uzmanlıklarına, yetkinliklerine bu ülkeye kattığı, katacağı değerlere bakmadan yaşam tarzına, inancına, mezhebine, kimliğine bakarak değer atfetmek geri kalmış toplumların göstereceği türden davranışlardır. Bunun için sakın beni ötekileştirmeyin. Sizin gibi düşünmeyebilirim, bu yüzden de beni ‘kutuplaştırmayın’

Beni köşeye sıkıştırmayın. Sizi çok bunalttığım sırada bile soğukkanlılığınızı yitirmeyin. Kızgınlığınızı haklı görebilirim, ama beni aşağılamayın. Bana haksızlık ettiğinizi anlayınca açıklamaktan çekinmeyin. Özür dileyişiniz size olan sevgimi azaltmaz; tersine, beni size daha çok yakınlaştırır.

Gücü ele geçirenin kendinden gördüğünü koruyup kolladığı, ‘bizden-onlardan’ ayrımının yapılıp ‘onlardan’ görülenlerin hakkının gasp edildiği, dışlandığı, yok sayıldığı ülkelerde insanlardan aynı duygu, aynı amaç etrafında toplanan toplum olmasını beklemek gerçekçi değil. Bana kendinizi yanılmaz ve erişilmez göstermeye çabalamayın. Yanıldığınızı görünce üzüntüm büyük olur.

Biliyorum ki, toplumların demokratik ve ahlaki değerleri olur. Toplumsal değer denildiğinde aklımıza eşitlik, özgürlük, adalet, liyakat, nezaket, saygı, dürüstlük gibi evrensel değerler gelmelidir. İnanıyorum ki, toplumsal hassasiyetlerimizi belirleyecek olan da bu değerlerdir.

Öğrendim ki, toplumun bütün kesimleri mutlu olmazsa bir ülke mutlu olamıyor. Çünkü bir kesimin mutsuzluğu, acısı bütün bir ülkeyi tesiri altına alıyor. Bunun için, hep birlikte bizim, bu ülkenin mutluluğu için yol gösterin.

Ve son söz

Benim gidecek başka yerim yok!

Tüm hakları saklıdır, Sitemizin tasarımı ve içeriği T.C. yasalarınca tescil ile korunmaktadır

Copyrights 2013 @ Düzcelife